Dispatches #3 Bir Kurum Nasıl Ortaya Çıkar? Koşulları Şekilendirmek Üzerine Sahadan Notlar Bölüm II – Varış

Melisa Sabancı Tapan, Kurucu, Gate 27

Okura bir not: Bu yazı dizisine devam ederken, ele aldığım koşulları belirli bir sıraya göre anlatmıyorum. Deneyimlerim beni hangi konuyu fark etmeye yöneltiyorsa, ben de o sırayı takip ediyorum. Bu yazı dizisini yapay zekâyla iş birliği içinde hazırlıyorum. Gözlemlerimi, düşüncelerimi ve deneyimlerimi önce yapay zekâyla konuşarak paylaşıyor, ardından ortaya çıkan metni kendi bakış açımla yeniden ele alıyor, düzenliyor ve derinleştiriyorum. Dolayısıyla bu yazılar, kişisel deneyimlerimle yapay zekânın sunduğu imkânların bir araya geldiği ortak bir düşünme ve yazma sürecinin ürünü.

Bu notların ilk bölümünde güvenden bahsetmiştim. Bir kurumun yıllar boyunca insanların güvenini kazanmak için gösterdiği çaba, zamanla çok daha derin ilişkilerin kurulmasını mümkün kılıyor. İnsanlar kurumlara yalnızca çalışmalarını ve zamanlarını vermekle kalmıyor, bir noktadan sonra itibarlarıyla birlikte kendilerinden de bir şeyler katmaya başlıyor. Bu da beni insanların kendilerinden ve benliklerinden böylesine verdikleri bir kurumun sağladığı güven ortamında birlikte neler yapabiliriz sorusuna yönlendirmişti.

O zamandan beri aklımı başka bir soru daha meşgul ediyor.

Eğer amacımız yeni fikirlerin, ilişkilerin ve beklenmedik olasılıkların ortaya çıkabileceği bir ortam yaratmaksa, insanların o ortama nasıl geldikleri de önemli olabilir mi? Bunu Montana’da katıldığım bir inziva programı sırasında düşünmeye başladım.[1]

İnsanların daha dikkatli, meraklı ve açık olabildiği; birbirlerini daha derinden dinleyebildiği, güven kurabildiği ortamlar hayal edebiliriz. Hatta böylesi ortamlarda değişime alan da açabilir. Böylelikle deneyimin etrafındaki koşulları da buna göre şekillendirmeye başlayabiliriz.

Bu düşünce akışı, daha önce çoğunlukla organizasyonun bir parçası olarak gördüğüm bir konuya yeniden bakmamı sağladı: “Bir yere varmak.”

Yolculuk, varmadan önce başlıyor

Aslında deneyim, insanın kapıdan içeri girdiği anda değil, bir davetle başlıyor. Hazırlıklar, beklentiler, henüz yola çıkmadan aklımızda beliren sorular, en küçük ayrıntılarda bile hissettiğimiz ya da hissedemediğimiz özen… Bütün bunlar, henüz fiziksel olarak bulunmadığımız bir yerle ilişkimizi şekillendirmeye başlıyor.

Montana’da ise başka bir düşünce daha belirdi. Yolculuğun kendisi, o yeri deneyimleme biçimimizi değiştirebilir mi?

Genellikle bir yere kolay ulaşabilmeyi sorgusuz sualsiz olumlu bir özellik olarak görüyoruz. Yolculukları kısaltmaya, geçişleri kolaylaştırmaya, ulaşımı mümkün olduğunca zahmetsiz hale getirmeye çalışıyoruz.

Peki ya bu sefer yolculuğun zaman almasına izin verirsem ne olurdu? Montana’ya uzanan yolculuğumda bu sorunun peşine düşmeye başladım. Bu kez yolculuğun zaman almasına izin verdim.

Yolda geçirdiğim her saatle birlikte, geride bıraktığım hayatın gerçekliğinden biraz daha uzaklaştığımı hissettim. Önce mesafe girdi araya. Ardından zaman. Ve yavaş yavaş, neredeyse farkına varmadan, geldiğim yerdeki hayatımla özdeşleştirdiğim kimliğin üzerimdeki etkisi azalmaya başladı. Uzaklaştıkça geride bıraktığım dünya gündelik hayatımdaki ağırlığını kaybediyordu.

Çok uzakta, farklı bir zamanda

Bir de saat farkı vardı… Evden çok uzakta, bambaşka bir saat diliminde olmak tuhaf bir uyumsuzluk yaratıyordu. Alışık olduğum dünyanın ritmi ben olmadan devam ediyordu ama artık o ritme eskisi kadar kolay ayak uyduramıyordum.

Telefon görüşmeleri zorlaşıyordu, mesajlar olmadık saatlerde geliyordu, sürekli bağlantıda kalma ihtiyacı giderek etkisini kaybediyordu…Fark ettim ki belki de bazen bu tür deneyimler ihtiyacımız olan ortamın koşullarını hazırlayabiliyor.

Çünkü fiziksel uzaklık ve zaman farkı birleştiğinde gerçekten bulunduğum yerde olabildiğimi gördüm. Ardından son bir katman daha eklendi.

Dijital dünyaya erişimin kısıtlı olması.

Bu durum kimileri için başlangıçta huzursuzluk yaratabilir ama bana beklemediğim bir rahatlama getirdi. Sanki aramızdaki son engel de kalkmıştı. Geride bıraktığım dünyaya sürekli erişemediğimde, nihayet önümde duran gerçekliği fark edebilecek kadar sessizlik bulabildim.

Ve o duraklama gerçek bir durmaya dönüştü.

Ama uzaklaşmak tek başına yeterli değil

Yine de bağlantıyı koparmayı ya da her şeyden uzaklaşmayı gereğinden fazla idealize etmenin de bir tehlikesi var. Bir insanı alışık olduğu ortamdan uzaklaştırmak, onu kendiliğinden yeni deneyimlere açık hale getirmiyor.

Mesafe, insanın bulunduğu ana odaklanmasını sağlayabileceği gibi yalnızlık da yaratabilir. Sessizlik, düşünmek için alan açmak yerine kaygıya neden olabilir. Özenle desteklenmeyen bir kopuş, insanı yalnızca izole edebilir.

Bu yüzden insanı yolculuğun sonunda karşılayacak başka bir şeye, kendini güvende hissedebileceği bir ortama ihtiyaç var. Ve o ortamın içinde de yeni bir topluluğa…

Bu deneyimde beni en çok etkileyen şeylerden biri, aramızdaki ilişkilerin gündelik hayatta alışık olduğumuz tanışma biçimleriyle başlamamasıydı. Mesleklerimiz, çalıştığımız kurumlar, başarılarımız ya da ait olduğumuz çevreler ön planda değildi. Birbirimizle başka bir yerden karşılaşıyorduk. Özgeçmişlerimizden çok, özümüze yakın bir yerden…

Bizi tanımlayan alışıldık kimlikler geri planda kaldıkça, topluluk kavramının anlamı da genişlemeye başladı. Topluluk artık yalnızca etrafımdaki insanlardan oluşmuyordu. İçinde bulunduğumuz doğa da bu topluluğun bir parçasıydı. Bitkiler, böcekler, hayvanlar, üzerimizden geçen bulutlar, ayaklarımızın altındaki kayalar, göl… Biz insanlar, çok daha büyük bir yaşamın parçası haline gelmiştik.

Acaba bir yere gerçekten varmak, biraz da bununla mı ilgili olabilir miydi? Belki yeni bir yere varabilmek için bir süreliğine başka bir yerde daha az ulaşılabilir olmamız gerekiyordur. Belki de mesafe, zaman, bağlantının azalması ve yeni bir toplulukla karşılaşmak, hep birlikte başka bir şeye imkân tanıyordur. Mesela, kim olduğumuzu unutmamıza değil, gündelik hayatta sürekli taşımak ve sürdürmek zorunda hissettiğimiz kimliklerden biraz uzaklaşmamıza…

Gate 27’de insanlara zaman ve alan sunmaktan sık sık söz ediyoruz ve bir konuk sanatçı programının sağlayabileceği koşullardan biri de tam olarak bunlar olabilir. Konuk programımızın yaklaşımını geliştirmeye devam ederken, bu iki kavramı artık çok daha somut bir şekilde düşünmemiz gerektiğini hissediyorum.

Çünkü mekân, yalnızca bir insanın nerede kaldığıyla; zaman da orada ne kadar süre geçirdiğiyle ilgili değil. Nihayetinde ikisi de bizi gündelik hayatımızda kim olduğumuzu, nelere dikkat etmemiz gerektiğini ve neyin önemli olduğunu sürekli hatırlatan yapılardan uzaklaştırabilir.

İlk bölümde, insanların bir yere gelecek kadar güven duymalarını sağlayan koşulları düşünmüştüm. Montana’daki deneyimim ise beni başka bir şeyi sorgulamaya yöneltti.

Bir insanın yeni bir yere yalnızca fiziksel olarak ulaşmasını değil, gerçekten orada olabilmesini sağlayan koşullar neler olabilir?

[1] Burada niyetle ilgili önemli bir ayrım yapmak istiyorum. Bir deneyimin gerçekleşeceği koşulları oluşturabiliriz, ancak o deneyimden ne doğacağını önceden belirlememiz mümkün değil. Hatta bunu belirlemeye çalışmak, yeni olasılıkların kendiliğinden ortaya çıkmasına alan açma fikriyle de çelişiyor.Öte yandan, yarattığımız koşulların da tamamen tarafsız olmadığını göz önünde bulundurmamız gerekiyor.